12 Nisan 2013 Cuma

CAFERİLİK NEDİR




İslamın dördüncü halifesi Emiral Mu’minin Ali b.Ebu Talib'nin torunlarından Câ'fer-i Sâdık (ö. 148/765)'in etrafinda toplanan ve onun ictihadlarına göre amel edenlerin baglı oldukları siyasi ve fikhî mezhep. İmâm Câ'fer,Sünnîlerce, özellikle tasavvuf ehlince hürmet edilenbir alimdir. O, kendisini ilme ve tefekküre vermisti.Hakkında en çok bilinen kıssa Hanefi mezhebi bağlılarınca , Ebû Hanîfe’nin usulünü yüceltme amacına matuf  olarak anlatılan;” Medine'de Ebû Hanîfe ile ilk karsılastıklari zaman ona söyle dedi:"Nûman! Babam bana, dedemden söyle rivayet etti: -Din husûsunda re'yi ile kiyasa ilk basvuran iblîs'tir. Allah ona, Âdem'e secde et dedi. O da, Ben Âdem'den hayırlıyım, çünkü beni ateşten, onu topraktan yarattın' dedi. Kim dinde re'yi ile kıyas yaparsa Allah onu Kiyâmet günü iblîs'e arkadaş yapar. Çünkü o, kıyas yapmak suretiyle şeytana uymuştur." Ebû Hanîfe su cevabi verdi: "Ne münasebet! şeytân Allah'in emrine isyan için kıyas yaptı. Ben ise, Allah'ın emirlerine itaat yollarını bulmak için kıyas yapıyorum." Şeklindeki kıssadır.Kendisi Ebu Hanife’nin annesi ile de evlenmiştir.Hadîs âlimleri kendisinden hadîs rivayet etme konusunda tereddüt etmislerse de, Fıkıhçılardan imam Sâfiî ve Muhaddis Yahya b. Maîn onu güvenilir bir muhaddis olarak kabul etmişlerdir. Ancak ehl-i hadisten Sahih,sünen,müsned v.s..sahipleri ondan rivayet yapmamıştır.Mezheplerinde "imâm" ve "on iki imam" konusuna ağırlık verdikleri için bu mezhebe "İmamiyye" veya "İsnâ Aşeriyye" adı da verilmistir.Câ'fer-i Sâdik Kur'an'ı delîl olarak alır, ancak sünnet olarak Ehl-i Beyt tarafindan rivayet edilen hadîsleri kabul ederdi.Bu usül şianın genel usulüdür. Kitap ve Sünnet'te delîl bulamazsa, maslahat veya akla göre hüküm veriyordu.Eğer Ebu Hanife ile olan kıssası sahih ise akli ve mantıki çıkarımları eleştiren bir kişi nasıl olurda ictihadında bu usule başvurur bu anlaşılmaz bir ikilem oluşturmaktadır.Temelde Ehl-i Sünnet'e yakın olan Câ'fer-i Sâdık'a ölümünden sonra birtakım iftiracılar birçok şeyi isnad etmişler ve bunları halk arasında yaymışlardır. İmâm Câ'fer, daha hayatta iken mezhep içinde bazı sapık görüşler ortaya atılmış ve bunları bizzat kendisi reddetmistir. Bu sapıkların başında Ebû'l Hattâb Muhammed b. Ebî Zeyneb gelir. Ebû'l Hattâb, küfre düşmüş, peygamberlik davasında bulunmuş ve Câ'fer-i Sâdık'ın tanrı olduğunu öne sürmüştür. Haramları helâl saymış ve imamı tanıyan herkesin haramlardan muaf sayılacağını söylemiştir. Üstelik bu görüşleri Câ'fer-i Sâdik adına çıkarmıştır. Bunu haber alan Câ'fer, Ebû'l Hattab'a lânet etmiş, onunla hiçbir ilgisinin bulunmadığını, bütün talebe ve arkadaslarına bildirmiş, İslâm ülkelerine mektuplar yazarak bu durumu her tarafa duyurmuştur. (Ibnu'l-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, VIII, 9). Günümüz Câ'ferîliğinin bazı görüşlerini şöylece özetlemek mümkündür:İmâmiye'ye göre imâmet ; nübüvvet gibi ilâhî bir makamdır. Peygamber gibi imâmı da Allah seçer. İnsanların imam tayin etme yetkisi yoktur. Hz. Muhammed (s.a.s) vefat etmeden önce, kendi yerine kimin imam (halife, müslümanların lideri) olacağını nass'la tayin etmistir. Bu imam da kendinden sonra gelecek olanı aynı şekilde belirlemiştir. Imâmın zahir, meşhur ve meydanda olması caiz olduğu gibi; gaib, mestur ve gizli olması da mümkündür. Son imam Muhammed Mehdî onikinci imam olup, hâlen hayattadır, fakat gaibtir. imâmın bulunmadığı bir zaman yoktur. Şimdi gaib olan Mehdî'ye naibler (âyetullahlar) vekâlet etmektedir.

ONİKİ İMÂM ŞUNLARDIR:

1) Ali el-Murtaza,

 2) Hasan el-Müctebâ (ö. 50/670),

 3) Hüseyin es-Şehid (ö. 61/681),

4) Ali Zeynelâbidin (ö. 94/713),

 5) Muhammed Bâkır (ö. 113/731),

 6) Câ'fer es-Sâdık (ö. 148/765),

 7) Musa Kâzım (ö. 183/799),

8) Ali Rıza (ö. 192/808),

9) Muhammed Cevad (ö. 220/835),

 10) Ali Hâdi (ö. 254/868),

11) Hasan Askerî (ö. 260/874),

12) Muhammed Mehdî (gizlendigi tarih 260/874).

CÂFERÎLERE GÖRE İMÂMET

 

İmamet mertebesi, insan olmanın üstünde; fakat peygamberliğin altında bir makamdır. imamlar peygamber gibi masum olup, yanılmazlar, günah işlemezler. Câ'ferîler imamın masumiyetini söyle açıklarlar: "Ondan, büyük küçük, kasten veya yanlışlıkla unutarak, yahut ictihadında hata ederek, yahut da Allah'ın hataya sevketmesi sebebiyle olsun, hiçbir günah sadrolmaz. . imam bir şeyi bilmeyi dilerse bilir. İmamlar ne 
zaman öleceklerini bilirler ve kendi istedikleri zaman ölürler.Bu imamın sözü dinlenir, korkusu kalpten çıkmaz bir kişi olması için böyledir. Onlardaki ismet sıfatı, Allah onların akıllarını kemâle erdirdiği andan itibaren ruhlarını kabzedene kadar onlardan ayrılmaz bir vasıftır

 

CAFERİLERDE BEDA İNANCI

 

Bedâ; , Cenâb-ı Hakk'ın Levh-i Mahfuz'a yazdığı bir şeyi vahiyle peygamberine bildirdikten sonra değiştirmesidir. (bir şeyin) gizlilikten sonra ortaya çıkması ya da 
görüşü yenilemek anlamına da kullanırlar. Beda'nın bir anlamı da son radan olma ilmin öncesinde cehalet bulunmasıdır. Her ikisi de Allah hakkında imkansızdır. Lakin Râfızî ve Caferiler bunu Allah'a nispet etmektedirler. er-Reyyân b. es-Salt'tan: "er-Rıza'yı şöyle derken işittim: "Allah'ın içkiyi haram kılmak ve Allah hakkında beda'yı kabul ettirmek için göndermediği hiçbir peygamber yoktur." (Usûlu'l-Kâfî (s.40) )
 Yine Ebû Abdullah'tan: "Allah'a beda inancı gibisiyle kullukedilmemiştir"(el-Kuleynî, Usûlu'l-Kâfl (1/331) )dediği nakledilir. Allah bundan münezzeh ve yücedir.  Allah subhanehu'ya nasıl da cehalet nispet ediyorlar! Allah azze ve celle kendisi hakkında şöyle buyurmaktadır: "De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilmez." (Neml 65) Buna mukabil onlar imamlarının bütün ilimleri bildiklerine ve onlara hiçbir şeyin gizli kalmayacağına inanırlar. Bu, Muhammed (s.a.v) 'in getirdiği İslam akidesinin neresindedir!? " Onlar bu yaptıklarıyla Hıristiyanlara ne kadar da benzemektedirler. Hıristiyanlar Allah'a oğul ve kadın nisbet eder, alim ve rahiplerini bundan tenzih ederler. Kendi alimlerine yakıştıramadıkları sıfatları Allah hakkında kabul edenler ne kadar haddi aşmış bir topluluktur. 
 

CAFERİ VE RAFİZİLERDE RİC’AT İNANCI

 

Râfızîler ric'at bidatini çıkardılar. el-Mufıd diyor ki: "İmamiye, pek çok ölülerin ricat edeceklerinin (dirilip tekrar geleceklerinin) vücubunda ittifak ettiler." Bu inanç, el- 
Kaim diye isimlendirdikleri imamlarının Ahir zamanda geleceği inancıdır. (el-Mufid, Evâilu'l-Makâlât (s. 51) )
 
Serdab'dan çıkacak, bütün siyasi düşmanlarını boğazlayacak, Şîaya çağlar boyu diğer fırkaların Şîadan gasp ettikleri haklarını iade edecektir.''' (Muhibbuddin el-Hatib (rha), Hututu'l-Ârida (s. 80)) 
 
 Seyyid el-Murteza, el-Mesâilu'n-Nâstriye'de Ebû Bekir ve Ömer'in Al-u Muhammed'in Kaim'i dedikleri Mehdi  yani on ikinci imamları - zamanında bir ağaca asılacaklarını, önceden yaş olan bu ağacın asılmadan sonra kuruyacağını söyler. ( el-Mufid; Evailul Makalat (s. 95) )
 
 
el-Meclisî, Hakku'l-Yakîn adlı kitabında, Muhammed el-Bakır'dan naklen şöyle dediğini söyler: "Mehdi ortaya çıktığı zaman, müminlerin annesi Aişe'yi diriltecek ve ona had cezası uygulayacaktır.''' (Muhammed Bakır el-Meclisî, Hakku'l-Yakîn (s. 247) )
 
 
Onların katında ric'at kavramı gelişerek bütün Şiileri, bütün imamlarını ve düşmanlarını kapsar hale gelmiştir. Bu hurafe inanç, içlerinde gizledikleri kini böyle efsaneler vesilesiyle ortaya çıkarmaktadır. Bu şekilde inanan bir kimse âhiret gününü inkâr için Sebeiyye'yi vesile edinmektedir. 
Ric'atten maksat; Şîanın düşmanlarından intikam almaktır. Peki, Şia'nın düşmanları kimlerdir?! İşte şu rivayet, Râfizîlerin Ehl-i Sünnet'e karşı kin duyup Yahudi ve Hıristiyanlara dost olduklarını açığa çıkarmaktadır: el-Meclisî, Bihâru'l-Envâr adlı kitabında Ebû Basir'den, o da Ebû Abdillah aleyhisselam'dan diyerek rivayet ediyor: "Ebû Abdillah bana: "Ey Ebû Muhammed! el- Kâim'in Sehle mescidine eşi ve çocuklarıyla beraber nüzul ettiğini görür gibiyim..." Dedim ki: "Onun yanındaki zimmet ehli ne olur?" şöyle cevap verdi: "Rasûlullah (s.a.v) 'in barış yaptığı gibi o da onlarla barış yapar, küçülmüş bir şekilde cizye ödemek durumunda kalırlar." Dedim ki: "Size düşmanlık ilan edenler kimlerdir?" dedi ki: "Hayır ey Ebû Muhammed! Bize verilenler hakkında bize muhalefet edenler bizim düşmanlarımızdır." Şüphesiz Allah, Kâim'imiz kıyam ettiği zaman bize onların kanlarını helal kılmıştır. Bu gün ise bize de size de haramdır. Kimse seni aldatmasın, Kâim'imiz kıyam ettiği zaman, Allah, Rasûlü ve hepimiz için intikam alacaktır." (el-Meclisî, Bihâru'l-Envâr (52/376) )
 
İŞTE ŞİA’NIN  MEHDİSİ 
 
Yahudi ve Hıristiyanlar ile barış yaparken, muhalifleri olan Ehl-i Sünnet'e karşı nasıl harp edecekmiş! Birisi: "Bu tehdit ehl-i beyte düşmanlık edenler hakkındadır, Ehl-i Sünnet ise Ehl-i Beyt'e düşmanlık etmez. Onların kanlarının Caferi ve Râfızîlerin Mehdisi tarafından helal kılınması şeklindeki tehdit on- arı kapsamaz" denilirse, deriz ki: onlar  indindeki pek çok rivayette Nasibe (düşmanları) olarak Ehl-i Sünnet kastedilmektedir. Bu konuda detaylı bilgi görmek isteyen Huseyn Âl-u Asfur ed-Derazî el-Bahranî'nin el- Mehâsinu'n-Nefsaniyye adlı kitabına ve Yusuf el- Bahranî'nin eş-Şihâbu's-Sâkıb Fî Beyânı Ma'nan-Nâsıb adlı kitabına bakabilir. 
 
CAFERÎLERE GÖRE TAKİYYE İNANCI NEDİR?
 
"'* Takıyye inancı Caferîlerin temel inançlarından biridir. Kişinin inancını ve amellerini gizlemesinin adıdır. Bu inançlarının bir gereği olarak Şîa tarih boyunca Müslümanların yanında inançlarını gizlemiş, onlardan gözükmüştür. Bu onların çirkin ihanetlerinin dayandığı esastır. Tarihimiz boyunca Caferiler pek çok defa bizden gözüküp düşmanlarımıza bize karşı yardım etmişlerdir. Takıyye Şia’nın  yanında zorlanma esnasında malı ve canı korumak için başvurulacak bir şey değil, devamlı 
olarak kendisiyle amel edilecek faziletli bir ameldir. Onlar takıyye adı altında haramların en büyüklerinden biri olan yalanı mübahlaştırmış, daha da ileri giderek yalan söylemeyi günlük vacipler arasına koymuşlardır. İşte yalanın Şiilerin yanındaki faziletleri: Ali b. Ebî Talib aleyhisselam buyurdu ki: "Takıyye müminin en faziletli amellerindendir." (Tefsîru'l- Hasen Askerî 162) Ebû Abdillah aleyhisselam buyurdu ki: "Takıyye yapmayanın imanı yoktur." (Usûlu'l-Kâfî 2/219) Ebû 
Cafer aleyhisselam şöyle buyurdu: "Takıyye benim ve babalarımın dinidir. Takıyye yapmayanın imanı yoktur." (Usûlu'l- Kâfi 1/174 ve 2/218; Tefsîru'l-Ayyâşî 1/214 ve 2/251) "Dinin onda dokuzu takıyyedir. Takıyye yapmayanın dini yoktur." 
(Usûlu'l-Kâfi 2/217; Vesâilu'ş-Şîa 11/460; Bihâru'l-Envâr 75/423) "Takıyyeyi terk edenin bu günahı ebediyen mağfiret edilmez." (Tefsîru'l-Hasen Askerî 130; Vesâilu'ş-Şîa 11/474; Bihâru'l-Envâr 75/415) Ebû Abdillah aleyhisselam şöyle buyurdu: "Sizler Allah'ın dini üzerinesiniz, her kim bunu gizlerse Allah onu aziz eder. Her kim de bunu duyurursa Allah onu zelil eder." (Usûlu'l-Kâfi 1/222; Vesâilu'ş-Şîa 16/235; Bihâru'l- Envar 72/72) "Münafıkların arkasında takiyye ile namaz kılmak, imamların arkasında namaz kılmak gibidir." (Camiu'l- Alibâr 110) "Takiyye ile olması müstesna namazda kıyamda İken elleri bağlamak namazı bozan şeylerdendir." (Furûu'l-Kâfi, Kitabu'l-Cenâiz (s.l88)) 
Muasır âlimlerinden biri takiyye'yi Şu sözleriyle tarif ediyor: "Takiyye; canından veya malından bir zararı def etmen ve kerametini koruman için inandığından başka bir 
şey söylemen veya yapmandır."' Hatta Rasûlullah (s.a.v) 'in, münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selul öldüğü zaman onun namazını kılmaya gidince, Ömer'in: "Allah seni bundan yasaklamadı mı?" -yani bu münafığın kabri başında durmanı yasaklamadı mı?- demesi üzerine: "Yazık sana! Benim ne dediğimi biliyor musun? Ben: "Allah'ım! Onun karnını ve kabrini ateş doldur, onu cehenneme gönder" dedim" buyurmasının da takiyye olduğunu iddia ederler." 
 
Nasıl da Rasûlullah (s.a.v) 'e yalan nispet ediyorlar?! Rahmet peygamberi ona lanet ederken ashabının rahmet dilemesini hiç akıl alır mı? el-Kuleynî, Usûlu'l-Kâfi'de şöyle nakleder: "Ebû Abdillah dedi ki: "Ey Ebû Ömer! Dinin onda dokuzu Takiyyedir. Takiyyesi olmayanın dini de yoktur. Nebiz ve mestlere mesh dışında her şeyde takiyye vardır." Yine el- Kuleynî, Ebû Abdillah'tan nakleder: "Dininiz hakkında sa- kının ve onu takiyye ile perdeleyin. Zira takiyyesi olmayanın imanı yoktur." 
Hatta bu durum Râfızîlerde, Allah'tan başkası adına yemini takiyye adı altında caiz görmeye kadar varmıştır. Bundan Allah'a sığınırız!! Nitekim el-Hurr el-Âmilî, 
Vesailu'ş-Şîa kitabında İbn Bukeyr'den, o da Zurare'den, o da Ebî Cafer'den naklediyor: "Ona dedim ki; "Biz şu topluluğun yanına uğradığımızda mallarımızın zekatını ödediğimize dair yemin etmemizi istiyorlar." Dedi ki: "Ey Zurare! 
Eğer korkarsan dilediğin gibi yemin et." Dedim ki: "Talak (boşama) ve azat için demi yemin edeyim?" o da: "Diledi- ğin gibi yemin et" dedi. Sumaa'den, o da Ebû Abdillah'dan naklediyor: "Kişi zorlanır veya mecbur kalırsa takiyye olarak yemin etmesi zarar vermez." 
 
Caferiler takiyyeyi mezhebin ancak onunla ikame olacağı bir farz olarak görmekte, gizlice ve açıkça, bunu mezhebin esası olarak kabul etmektedirler. Usûlu'l-Kâfî (s. 482-483) )Özellikle köşeye sıkıştıkları zamanlarda bununla amel ederler. 

(el-Hurr el-Âmilî, Vesâilu'ş-Şîa (16/136,137))

 

CAFERİ VE RAFİZİLERDE BEY’AT İNANCI

 

 
Caferiler on iki imam'ın hükümeti dışındaki tüm hükümetleri batıl sayarlar. en-Nu'manî'nin el-Kâfi bi Şerhi'l- Mazenderânt ve el-Gaybet adlı eserlerinde, Ebû Cafer'in şöyle dediği rivayet edilir: "el-Kâim'in -Caferîlerin Mehdisinin sancağından önce yükselen her sancağın sahibi tağuttur."'(el-Kâfi bi Şerhi'l-Mazenderânî (12/371) bkz.: Kitâbu'l-Bihâr(25/113) 
) Allah katından olmayan hakime itaat ancak takiyye olarak caizdir. Zalim imam ve buna benzer vasıftakiler, imamete ehil değildir. Onların imamları dışındaki Müslümanların yöneticileri hep böyledir. Bunların başında da Raşit halifeler Ebû Bekir, Ömer ve Osman - Allah onlardan razı olsun - gelir. Caferîlerin saptırıcılarından el-Meclisî, Bihâru'l-Envâr kitabında üç Raşit halife hakkında şöyle der: "Onlar ancak gaspçı ve zalim olmuşlar, dinden çıkmışlardır. Allah'ın laneti onların ve onlara uyarak öncekilerden ve sonrakilerden Ehl-i Beyt'e zulm edenlerin üzerine olsun."'' diyorlar. Zira onlar Rasûlullah (s.a.v)  adına yalan söyleyen fırkaların en yalancılarıdırlar. 
 
( el-Meclisî, Kitâbu'l-Bihâr (4/385))
 
Bunları, imamlarının sözlerinin rivayeti hususunda en önemli kaynaklardan biri saydıkları imamları el-Meclisî söylüyor! Müslümanların halifelerinden başlayarak onlarla be- raber onlara yardım eden herkesi de tağut ve zalimler ola- rak kabul ederler. el-Kuleynî, isnadı ile Ömer b. 
Hanzala'dan rivayet ediyor, dedi ki: "Ebû Abdullah'a arka- daşlarımızdan iki kişi hakkında sordum. Bunlar borç veya miras hakkında çekişmişlerdi ve sultanın mahkemesine başvurmuşlardı. Bu helal mi? Dedim. Dedi ki: "Hak veya batıl bir hususta onların hükmüne başvuran, hakk onunla 
da olsa gazaba uğramış olur. Zira o, tağutun hükmünü al- mıştır."'""( Kuleynî el-Kâfi (1/67) et-Tehzîb (6/301) Men La 
Yahduruhu'l-Fakîh (3/5) ) el-Humeynî, el-Hukûmetu'l-lslamiyye adlı kitabında kendi hadislerinden birinin ardından der ki: "İmam kendisi sultanlara ve onların kadılarına müracaat etmekten yasak- lar. Onlara müracaat tağutlara müracaat demektir.""" "' (el-Hukûmetu'l-îslamiyye (s. 74) )
 et-Takiyye Fî Fıkhı Ehli'l-Beyt adlı kitabın dokuzuncu bölümünde, cihadda takiyye bahsinde Âyetullah el-Hac Şeyh Müslim ed-Daverî'nin "zalim sultan yanında amel" hakkındaki takrirleri yer almaktadır. Zalim sultan ile kastedilen ise Sünni hakimdir. Orada şöyle der: "Sultanların görevlilerinin yanına giriş üç kısımdır. Bazen müminlerin (Şîayı kastediyor) sıkıntıdan kurtulması ve ihtiyaçlarının kar şılanması için girilir. Bunun hükmü müstehaptır. Bu konuda daha önce geçen teşvik edici rivayetlerden zahir olan budur. Bazen maişet ve gönül genişliği için girilir. Bunun hükmü kerahet ile beraber caiz olduğudur. Eğer mümin kardeşlerine ihsanda bulunur ve ihtiyaçlarını giderirse bu ona kefaret olur. Daha önce geçen Müminlere ihsan etmeyi 
ve sıkıntıdan kurtarmayı şart koşan, rivayetler buna delildir. Sultanların yanına girmenin diğer şekli ise zaruret olarak yiyecek içecek ihtiyaçları için girmektir. Bu kerahetsiz olarak caizdir."'(Âyetullah el-Hac Şeyh Müslim ed-Daveri, et-Takiyye Fi 
Fıkhi Ehli'l-Beyt (2/153) ) 
 
Ehl-i Sünnet'in zulm ehli olduğuna nasıl hüküm veriyorlar?! Ehl-i Sünnet idareciler hakkında nasıl şartlar koşup, Şîanın menfaati 
olan hususlarda nasıl da cevaz veriyorlar!! Bu durum bütün Şiîlerde gözlenen bir manzaradır. Onlar sadece Şiîlerin hükümetini kabul etmektedirler. Nitekim onlar ancak kendilerinden olanların yerleştikleri yerlerde çalışırlar ve güçleri yettiğince her şeyde Ehl-i Sünnet'i bu işlerden uzaklaştırmaya çalışırlar. Onların şerlerine karşı Allah Müslümanlara yeter. 
 
 

CAFERİLERİN İNANÇ ESASLARI

 

Câ'ferî'lere göre meleklere, kitaplara ve kadere iman Allah'a ve peygambere imanın içindedir. Onlara göre Hz. Muhammed (s.a.s)'den sonra halîfe olma hakkı Hz. Ali'nin idi. Bu konuda ayet ve hadîsler mevcuttur. Fakat Ashab-ı Kirâm'ın ileri gelenleri, kendi ictihadlarına dayanarak bu nass'ları tevil ettiler ve Hz. Ebu Bekir'i halife seçtiler. Hz. Ali ve ona tabi olan bir grup, bu seçimi kabul etmedi. Ancak fitne çıkmaması için Ebû Bekir'e bey'at ettiler. İlk üç halifede gördüğü ehliyet ve liyâkat sebebiyle Hz. Ali, hilâfet hakkından feragat etmisti. Ancak Muaviye'nin değil halife, vali olarak kalmasının bile zararlı olduğu kanaatine vardığı için Emevîlere karşı savaş ilân etmiştir. Câ'ferîler, ilk üç halifenin imâmlığını kabul etmemekle beraber onlara karşı müslümanların sevgi ve saygıları nedeniyle takiyye prensipleri gereği saygılı imiş gibi davranırlar. Muaviye ve oğlu Yezid'e açıktan lânet okurlar. Câ'feriye mezhebi mensupları, onikinci imam Muhammed'in evinde "sırdap" diye adlandırılan bir sığınağa girip gizlendiğine ve bir daha dönmediğine inanırlar. Ancak gizlenen onikinci imamın yaşı konusunda ihtilaf edilmiş ve bazıları gizlendiğinde yaşının dört olduğunu söylerken, bazıları da sekiz yasında olduğunu ileri sürmüştür. Yine, gizlenen imamın vereceği hüküm konusunda ihtilaf olmuştur. Bazıları, kaybolduğu yaştayken, halifenin bilmesi gereken şeyleri bildiğini ve ona itaat etmenin vacip olduğunu öne sürerken; diger bir kısmı da hüküm vermenin gizlenen imamın mezhebine bağlı âlimlere ait olduğunu iddia etmislerdir.İsna aşeriyye, diğer adıyla Câ'ferîye mezhebine göre din, Ehl-i Sünnet'te olduğu gibi iki ana bölümde ele alınır.

1) Usû-i Din, 2) Furû-i Din. Usûlü Din (dinin asılları) beş esas üzerine kurulmuştur

:1) Tevhîd

2)Nübüvvet

 3)imâmet

4)Mead(Ahiret)

 5)Adalet.

 

Tevhîd: Allah birdir (vâhid), tektir (ahad). Onun zatı her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Esi,benzeri ve mahlûkatına benzer bir tarafı yoktur.

Nübüvvet: Peygamberlik, Allah'ın seçtiği kullarını Cebrâil vasıtasıyla ve vahy yoluyla ilâhî bir vazife ile mükellef kılmasıdır. Peygamberler Allah'ın emirlerini halka tebliğ eder ve onları doğru yola iletirler. Onlar insanların en üstünü ve kulların en hayırlısıdırlar. Emindirler, masumdurlar ve tebliğ vazifelerinde bir noksanlık ve hata bulunmaz. Peygamberler ilâhî bir lütuf ve hazinedir. Hz. Muhammed (s.a.s) bütün peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Onun en büyük mûcizesi Kur'an'dır.

İmâmet: İmân, dinin asıllarından olan imamete inanmakla tamamlanabilir. İmamiye, nübüvvetin nasıl Allah'tan bir lütûf olduğuna inanırsa, her asırda peygamberlerin vazifeleriyle vazifelenmiş, insanların hidayet ve irşadlarını üstlenmiş bir imamın varlığına da inanır.

Meâd (Ahiret): Bu, ölümden sonra ahiret hayatının hak olduğu esasıdır. Kıyamete dair Kur'an ve hadîslerde geçen mîzan, soru, hesap, sırat, şefaat, Cennet, Cehennem hepsi gerçektir, bunların hiçbiri akılla yorumlanamaz. Keyfiyetini de bilemeyiz. Fakat hepsinin gerçek olduğuna inanırız. Mead cismanîdir ve bunlara icmalen iman yeterlidir ve yorumsuz olarak kabul etmek gerekir.

Adalet: İsna aşeriyye'ye göre dinin beşinci aslı ve dolayısıyla inanç esaslarından olan adalet, Allah'ın adil; kulun da iradesinde ve fiillerinde hür ve muhtar oluşudur. Onun, iyiye iyiliğine karşılık mükâfatta, kötüye kötülüğüne karşılık mücazatta bulunması adaletinin zarurî bir icabıdır. Kul, fiillerinde hür ve serbesttir.İsna aşeriyye, kaderde cüz’I iradeyi ,yazı,ilim ve Allahın dilemesini kabul etmez.Kul yapar kalem yazar derler.Bu inanç mecusilikten kalma bir inançtır.İsna aşeriyye,şer'i hükümlerin kaynağı olarak dört esası kabul eder. Bunlar, kitap, sünnet, icma ve akıldır. Ayrıca furu-u din ikiye ayrılır:

1) İbâdât

 2)Muamelât.İbâdât: Namaz, oruç, hacc, zekât, humus, cihat, emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l-münker, Tevellâ ve Teberrâ'dan oluşan bir bütündür.Muamelât: Ticaret hayatı, şahıs hukuku, cezalar, evlenme, miras ve benzeri hususlardır.Görüldüğü gibi İsna aşeriyye, usûl-i din dediğimiz inanç esaslarında bariz bir şekilde Ehl-i sünnetten ayrılmaktadır. Fer'i hükümlerde, yani fikhî konularda Ehl-i Sünnet'ten çok farklı düsüncelere sahip bulunmamaktadır. Ancak Tevhîd, Nübüvvet ve Ahiret gibi üç büyük esasta Ehl-i Sünnet ile birleşmiş olmalarına rağmen; İmametin dinin esasları arasında zikredilmesi dolayısıyla Hz. Peygamberden sonra belli kişilerin peygamber gibi "ismet" sıfatina ve başkalarında bulunmayan "özel bir bilgi"ye sahip bulundukları hususlarının kabul edilmesiyle Ehl-i Sünnet'ten ayrılmaktadır.

SONUÇ OLARAK

İmamet,ricat, takiyye ve bedâ, Câ'ferîlik'te önemli inanç konularıdır. Onlar, cebir ve zor ve her türlü gerekli olduğuna inandıkları durumlar karşısında bir Şiî'nin inancını gizlemesine "takiyye" adını verirler. Muaviye'nin baskısı altında inançlarını gizleyen Şiî'ler Mekke döneminde sahabenin de müşriklerin baskısından kurtulmak için bu prensibe başvurduklarını iddia ederler. Onlara göre, takiyye bazen farz, bazen caiz, bazen da haram olur.Bedâ ise, Cenâb-ı Hakk'ın Levh-i Mahfuz'a yazdığı bir şeyi vahiyle peygamberine bildirdikten sonra değiştirmesidir. Bu durum, velî ve imamlar için de söz konusudur. İslâm şerîatinin önceki şerîatları neshetmesi veya İslâm şerîatında bazı ayetlerin diğer ayetleri neshetmesi de bedâ kavramına yakındır. Câ'ferîlik bugünkü İran'da çoğunluğun ve İran devletinin resmî mezhebidir. İran'dan başka, Türkiye'de Kars,Ağrı,Iğdır ve çevresinde çok az olmak üzere Irak, Suriye, Lübnan, Afganistan ve Hindistan'da Câferîler vardır. İmâm Câ'fer'den sonra yüzyıllar boyunca yapılan ictihadlarla bir hayli genişleyen ve değişikliğe uğrayan Câferîye fıkhı, yukarıda zikredilen yerlerde ve bir kısım Ortadoğu ülkelerindeki küçük cemaatler halinde bulunan Şiîler arasında tatbik edilmektedir.

 

EBU DAVED

CAFERİ Şİİ VE RAFİZİLERİN İNANÇ ESASLARI



1. ALLAH İNANCI:
-Beda (ilimden önce cahil olma) sahibidir. Buna karşın imamları bütün ilimleri bilir, onlara gizli bir şey kalmaz.
-Zaman, mekan, keyfiyet, hareket, intikal ve cisimlerin sıfatlarından hiçbiriyle sıfatlanamaz. O nuzül etmez, dünyada ve ahirette asla görünmez.
2. KUR’AN İNANCI:
-Mahluktur.
-Sahâbe tarafından ekleme ve artırma yapılmıştır.
-Kur’an’dan ‘Velayet Suresi’ ile ‘Ali ve Muhammed Ailesi’ lafızları çıkarılmıştır.
-Cebrail (Aleyhi's-Selam) in getirdiği Kur’an 17000 (on yedi bin) ayetti, halbuki şu an 6236 ayettir.
-Kur’an’ı Allah’ın indirdiği şekliyle yalnızca Ali (Radıyallahu Anh) ve vasileri (imamlar) cem edebilir (bilebilir).
-Kur’an’ın tertibi Allah ve Rasûlü’nün razı olacağı şekilde değildir.
-Kur’an’da geçen tağut kelimesi ile kastedilen Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) dir.
-Nahl Suresi 90. ayette geçen ‘fahşa’ Ebu Bekir, ‘münker’ Ömer ve ‘bağy’ ise Osman (Radıyallahu Anhum) dır.
3. SAHÂBE İNANCI:
-Sövme, hakaret ve tekdir etme (kafirlikle itham) üzere kuruludur.
-Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den sonra Mikdam bin Esved, Ebu Zerr ve Selman-ı Farisi (Radıyallahu Anhum) haricindeki sahâbe dinden dönmüştür.
-Ebu Bekir ve Ömer ile o ikisini sevenler kafirdir.
-Ebu Bekir ve Ömer ile kızları Aişe ve Hafsa (Radıyallahu Anhum) ya lanet okurlar.
-İmamiye dininin gereklerinden bazıları:
a) Mut’a nikahını helal bilmek,
b) Temettü Haccı yapmak,
c) Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallahu Anhum) dan beri (uzak) olmak,
d) Muaviye, oğlu Yezid ve Ali’ye karşı savaşan herkesten uzak olmaktır.
-Ömer (Radıyallahu Anh) in katledildiği günde düğün yaparlar ve onun katili olan Mecusi Ebu Lu’lu’ya ‘Şucauddin (Dinin Yiğidi/Kahramanı)’ derler.
4. YAHUDİLERLE BENZERLİKLERİ:
-Yahudiler ‘Mesih Deccal ve kılıç inene kadar cihad yoktur.’, Rafiziler ise ‘Mehdi gelip bir münadi de gökten seslenene kadar cihad yoktur’ derler.
-Yahudiler ‘Krallığa ancak Davud’un soyu layıktır.’, Rafiziler de ‘İmamlık ancak Ali’nin evladına layıktır.’ derler.
-Yahudiler namazı yıldızlar görününceye kadar tehir ederler, Rafiziler de akşam namazını aynı vakte geciktirirler.
-Yahudiler insanları ‘Yahudiler ve diğerleri’ diye ikiye ayırır ve kendi dışındakileri putperest olarak görürler. Rafiziler de ‘Velayet’i kabul etmedikleri için kendileri dışındakileri kafir sayarlar.
-Yahudiler Tevrat’ı tahrif ettiler, Rafiziler ise Kur’an’ın tahrif edildiğini iddia ederler.
-Yahudiler de Rafiziler de mestlere meshetmezler.
-Yahudiler Cebrail (Aleyhi's-Selam) e düşmanlık ederler, Rafizilerden Gurrabiyye fırkası ise vahyi Ali (Radıyallahu Anh) yerine Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e getirdiği için onun hata ettiğini söylerler.
5. HIRİSTİYANLARLA BENZERLİKLERİ:
-Hıristiyanlar hanımlara mehir ödemezler, mal gibi faydalanırlar. Rafiziler de mut’a nikahını helal sayarak böyle evlenirler.
6. YAHUDİ VE HIRİSTİYANLARIN ÜSTÜN YÖNLERİ:
-‘Dininizin en hayırlıları kimdir?’ diye sorulduğunda Yahudiler ‘Musa ve ashâbı’, Hıristiyanlar da ‘İsa’nın havarileri’ diye cevap verirler. Rafizilere de ‘Dininizin en şerlileri kimdir?’ denildiğinde ‘Muhammed’in ashâbı’ derler.
7. İMAMLARI HAKKINDAKİ İNANÇLARI:
-Allah’ın belirlemesiyle belirlenirler.
-İlahi koruma sonucunda masumdurlar (günah işlemezler).
-Yeryüzü, insanlar var oldukça imamsız kalmaz.
-Allah tarafından desteklenirler.
-Kulların amelleri bilgileri dahilindedir.
-Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hariç (melekler dahil) tüm mahlukattan üstün ve şereflidirler.
-Tüm nebilerden daha alimdirler.
-Allah onlarla bilinir ve onlarla Allah’a ibadet edilir.
-Sözleri ve emirleri Allah’tan indirilmiş gibidir.
-Göğün ve yerin ilmi, olmuş ve olacakların ilmi onların yanındadır.
-Varlıkların yaratılmasında vasıta ve sebeptirler.
-Ne zaman öleceklerini bilirler ve istedikleri zaman ölürler.
-Tekvini (yaratılışla ilgili) velayet hakları vardır.
-Dua, ancak onların isimleri ve aracılıkları ile kabul edilir.
-Nuh boğulmaktan, İbrahim ateşten, Musa Firavun’dan ve İsa (Aleyhimu's-Selam) asılmaktan onların hakkı için dua ettiklerinden dolayı kurtulmuşlardır.
-İlah ve Rab olduğuna inanmaksızın (ister diri, ister ölü, ister taş ve ister çamur olsun) Allah’tan başkasından istekte bulunmak şirk değildir.
-Onların helal kıldıkları helal, haram kıldıkları haramdır.
-Onlar Ali (Radıyallahu Anh) nin sulbünden Allah’ın çocuklarıdır.
-12. İmamları olan Kaim, h.255 yılında doğmuştur ve halen (şu an h.1428 yılındayız) yaşamaktadır.
-İmamlara bu şekilde inanmayanlar kafirdir.
8. RİCAT AKİDESİ:
-12. İmamları olan Kaim, ahir zamanda ortay çıkacak, siyasi düşmanlarını boğazlayacak ve diğer fırkaların gasbettiği hakları Şia’ya iade edecektir.
-Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) onun zamanında asılacaktır.
-O, Aişe (Radıyallahu Anha) yi diriltecek ve ona had cezası uygulayacaktır.
-Zimmet ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlarla barış yapacak ve onlardan cizye alacaktır.
9. TAKİYYE ( İNANCINDAN BAŞKASINI SÖYLEME / YAPMA ) İNANCI:
-En faziletli ameldir.
-Yapmayanın imanı yoktur.
-Dinin 9/10 u (onda dokuzu) takiyyedir, yapmayanın dini yoktur.
-Takiyyeyi terk edenin bu günahı ebediyyen mağfiret edilmez (bağışlanmaz).
-Takiyye ile bir münafığın arkasında kılınan namaz, imamlarının arkasında namaz kılmak gibidir.
-Mecbur kalınırsa takiyye olarak her türlü yemin edilebilir.
10. ÇAMUR AKİDESİ:
-Hüseyin bin Ali (Radıyallahu Anhuma) nin kabrinin çamuru her derde şifadır.
-O çamurla çocuklara tahnik (yeni doğan bebeğin ağzına konulması ki, Rasûlullah bunu hurma ile yapardı) yapılır.
-O, bir yere gönderilen herhangi bir şeyle beraber bulundurulursa onun için bir güvencedir.
-O vesile yapılarak Allah’tan istekte bulunulabilir. Buna tevessül etmek diyoruz.
-Şiiler seçkin bir topraktan, Sünniler ise başka bir (kötü) topraktan yaratılmıştır. Bu ikisinin karışımından Şiilerin günahkarları ortaya çıkmıştır. Sünnilerdeki salah ve güvenilirlik ise karışımdaki Şia toprağının etkisi sebebiyledir.
-Kıyamet günü Şia’nın günah ve cezası Sünnilere, Sünnilerin hasenatları ise Şia’ya verilecektir.
11. EHLİ SÜNNET HAKKINDAKİ İNANÇLARI:
-Malları ve kanları mübahtır.
-Şia dışındakiler pis olarak doğar.
-Şeytan parmağını her doğan çocuğun vücuduna sokarak zarar verir, çocuk da bu sebeple ağlar. Doğan Şii ise ondan uzaklaşır ve ona zarar vermez.
-Şia dışındakiler veled-i zinadırlar.
-Yahudi ve Hıristiyanlar aslen kafir, Ehli Sünnet ise mürtedir. (Dinden çıkan manasına gelen mürtedin küfrü, aslen kafir olanınkinden daha şiddetlidir. Bu sebeple tarih boyunca Ehli Sünnet’in aleyhine onlarla yardımlaşmışlardır. Özellikle Tatarların Müslümanları katletmesinde onların tarafında bulunmuşlar ve yardımlarını esirgememişlerdir.)
12. MUT’A İNANCI VE ONUN FAZİLETİ:
-Mut’a (para veya mal vererek geçici süreyle bir kadınla birlikte olma şeklindeki nikah şekli) dindir.
-Onunla amel edenler dinleriyle amel etmiş, inkar edenler ise dinlerini inkar etmiş olurlar.
-Mut’ayı inkar eden kafir olur.
-Mut’a çocuğu, şer’i nikah çocuğundan faziletlidir.
-Allah onlara sarhoş edici içecekleri haram kılmış, onun yerine mut’ayı helal kılmıştır.
-Mut’ayı bir kere yapan Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in, iki kere yapan Hasan (Radıyallahu Anhuma) ın, üç kere yapan Ali (Radıyallahu Anh) nin ve dört kere yapan da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin derecesinde olur.
-Mü’min bir kadınla mut’a yapan Kabe’yi 70 kere ziyaret etmiş gibi olur.
-Mut’anın bir sınırı yoktur, 1000 kere de yapılabilir.
-Aynı zamanda kadına dübüründen (makatından) yanaşmak (birleşmek) caizdir.
13. NECEF VE KERBELA İNANCI, ORALARI ZİYARETİN FAZİLETİ:
-Allah’ın haremi Mekke, Rasûlü’nün haremi Medine, Ali’nin haremi Kufe ve onların haremi ise Kum şehirleridir.
-Kerbela toprağı eklenmeseydi Kabe yaratılmaz ve faziletli kılınmazdı.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrinin ziyaret sevabı, makbul 20 hac ve 20 umreye, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile yapılmış 20 savaşa denktir.
-Bu ziyaret (hacıların Arafat’a çıkma günü olan) Arafe günü yapılırsa sevap, 1000 hac ve 1000 umre ile 1000 savaşa denk olur.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini özürsüz olarak ziyaret etmeyi terk eden cehennem ehlindendir.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini ziyaret, Arşı üzerinde Allah’ı ziyaret gibidir.
-Allah, Arafe günü (Arafat’ta vakfe yapanlara değil de) Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini ziyaret edenlere bakar.
-Allah melekleriyle birlikte, nebiler ve mü’minler de Ali (Radıyallahu Anh) nin kabrini ziyaret ederler.
-Ziyaret esnasında kabre yönelmek gereklidir. Çünkü o, Allah’ın yüzü olduğu için kıbleye yönelmek gibidir.
-İmamların türbelerinde kılınan namaz mescitlerde kılınandan üstündür.
-(Kabe’de değil de) Ali (Radıyallahu Anh) nin kabrinin yanında kılınan namaz, başka yerde kılınandan 100.000 (yüz bin) kat üstündür.
-(Kabe dahil) Kerbela’dan daha kutsal bir yer yoktur.
-Kufe Mescidi’nde kılınan farz namaz hac yerine, nafile namaz ise umre yerine geçer.
14. AŞURA ( MUHARREM’İN ONUNCU ) GÜNÜ İNANCI:
-Muharrem Ayı’nın ilk on günü Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olarak siyah elbise giyerler.
-Aşura günü ise yanaklar, göğüsler ve sırtlarını döverler, bazen bunun için zincir ve kılıç kullanırlar.
-Yakalarını parçalayarak ağıtlar yakarlar.
-Aşura günü törenlerinde ayrıca;
a) Ömer ismini verdikleri bir köpeği ortaya getirerek bastonla döverler ve taşlarla öldürürler.
b) Aişe ismini verdikleri bir oğlağı ortaya getirerek tüylerini yolarlar ve öldürünceye kadar döverler.
-Bütün bunlar Allah’ın şiarlarına (gösterge ve değerlerine) tazim (yüceltme) sayılır.
15. BEY’AT ( EMİRE TABİ OLMA ) İNANCI:
-Kaim (ŞİA’NIN MEHDİSİ)dışındaki her sancak sahibi emir tağuttur.
-Diğer emir ve hakimlere itaat, takiyye olarak caizdir.
-Üç raşit halife gaspçı, zalim ve mürteddirler.
-O üçüyle beraber olup Onlara yardım edenler de tağut ve zalimdirler.
16. RAFİZİLERLE YAKINLAŞMANIN HÜKMÜ:
-Allah’ın Kitabı’na hakaret ederek O’nu başka türlü yorumlayan,
-Kur’an’da eksiltme ve artırma olduğunu iddia eden,
-Fatıma (Radıyallahu Anha) ya Kur’an’dan sonra da ilahi bilgiler nazil olduğunu iddia eden (Fatıma’ya Nebi’den sonra Cebrail tarafından Levh-i Fatıma diye adlandırdıkları bir vahyin getirildiğini iddia etmektedirler),
-İmameti nübüvvet (peygamberlik), hatta ondan daha üstün gören,
-İmamların meleklerden ve nebilerden daha üstün olduğuna inanan,
-İmamlarını Allah’a mahsus olan bazı sıfatlarla sıfatlayan,
-Ali, Hasan, Hüseyin (Radıyallahu Anhum) ve imamlarından istekte bulunup onlara yalvaran,
-Birkaçı dışında sahâbenin kafir olduğuna inanan,
-Takiyye adı altında yalanı ve aldatmayı din kabul edinen,
-Ve daha bir çok sapıklıklarla donanmış olan bu taifeyi;
a) Dost edinmek,
b) Onlarla yakınlaşmak,
c) Yardımlaşmak,
d) Allah’ın ismini ansalar bile kestiklerini yemek,
e) Kardeşlik ve muhabbet çağrılarını kabul etmek caiz değildir.
Çünkü;
-Dr. Nasır el-Kifari onların Müslümanlardan ayrılmış olduklarını haber vermiş,
-İmam Malik onlarla konuşmaktan ve onlardan rivayette bulunmaktan sakındırmış, İslam’dan nasipleri olmadığını söylemiş ve sahâbeye buğz etmeleri sebebiyle onların kafir olduklarına hükmetmiş,
-İmam Kurtubi, İmam Malik’in bu görüşünün isabetli olduğunu belirterek sahâbeyi küçük gören ve onlara dil uzatan kimselerin Allah’ın buyruğunu reddetmiş ve Müslümanların şeriatlarını iptal etmiş olacaklarını söylemiş,
-İmam Şafi, Rafiziler kadar yalancı şahitlikte bulunan kimse görmediğini bildirmiş,
-İmam Ahmed bin Hanbel, Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) e buğz edenlerden uzak durulması gerektiğini, onlara ve Aişe (Radıyallahu Anha) ye söven kimseyi Müslüman olarak kabul etmeyeceğini belirtmiş,
-Kufe Kadısı Şureyk bin Abdullah, Rafiziler dışında herkesten ilim alınabileceğini, onların hadis uydurarak onu din edindiklerini söylemiş,
-Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye, Rafiziliğin aslının zındıklık, ilhad, kasıt ve yalan olduğu, bunun ise münafıklık olduğu görüşüne gitmiş,
-el-Firyabi, Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) e sövenin kafir olduğunu ve cenaze namazının kılınmayacağını belirtmiş,
-İbni Hazm, Rafizilerin Müslüman olmadığını söylemiş,
-Suudi Arabistan’da bulunan ve Abdulaziz bin Abdullah bin Baz başkanlığında, Abdurrezzak Afifi, Abdullah bin Ğudeyyan ve Abdullah bin Kuud’dan oluşan Daimi Fetva Komisyonu ise, onların dinden çıkmış kafirler oldukları fetvasını vermiş,
-Abdullah bin Abdurrahman el-Cibrin ise, onların sıkıntı ve bolluk anlarında Ali ve oğullarına (Radıyallahu Anhum) ve imamlarına seslenip dua ettiklerinden dolayı onların İslam’dan çıkaran ve öldürülmelerini hak eden büyük şirk işleyen müşrik olduklarını, Ali (Radıyallahu Anh) ye ilahi vasıflar verdiklerinden dolayı da mürted olduklarını, kalplerinde olmayanı söylediklerinden dolayı da münafıklık yaptıklarını haber vermiştir.

Allahu a’lem ve’s-salatu ve’s-selamu alâ Rasûlina Muhammed ve’l-hamdu lillahi Rabbi’l-alemîn.

*Bu yazı Abdullah bin Muhammed es-Salih’in yazdığı ‘Yedi İklim Kitabevi’nden çıkan ‘Caferi, Şii ve Rafizilerin (Kendi Ağızlarından) İnanç Esasları’ isimli kitabın özetidir.

EBU DAVED

 

10 Nisan 2013 Çarşamba

BABİLİK MEZHEB'İ




T emel olarak rafizi Şia inancına sahip olan iranlı Mirza Ali Muhammed Bâb'ın (1819-1850) kurmuş olduğu batıl mezheptir.Bahailik ile olan ilgisi nedeniyle Bahailik ile ilgili kısaca bilgi verilecektir..

 

Mirza Ali Muhammed 1819'da Şiraz'da doğdu. Necef'te Seyyid Ali Reştî (ö. 1843)'den ders aldı. Seyyid Ali Reştî, ona ölümünden sonra yerine geçecek halife olmasını ve Mehdî olarak ortaya çıkmasını telkin etti ve buna ikna etti. Mirza, davetini 1844 de Şiraz'da ilân etti.1850 yılında Tebriz'de Şah Nasûriddin'in huzurunda, âlim ve fakihlerle yaptığı münazara sonunda irtidat ettiğine hükmedilerek idam edildi (Muhsin Abdülhamid, İs!âm â Yönelen Yıkıcı Hareketler, Çev. S. Yeprem-H. Güleç, Ankara 1973, 6970).

 

Bâbiyye'ye bağlı müfrit kimseler Nasûriddin Şah'a suikast yapmaya kalkışınca birçokları öldürüldü. Mirza Ali'nin öğrenci ve müridlerinden Suph-i Ezel, Mirza Yahya ve kardeşi Mirza Hasan Ali Bağdat'a kaçtılar. Oradan İstanbul'a, daha sonra Edirne'ye sürgün edildiler. Her iki kardeş arasında anlaşmazlık meydana geldi. Suph-i Ezel ve adamları oradan Kıbrıs'a Baha ve adamları da Akka'ya sürgün edildi.

 

Mirza Ali Muhammed cahil ve tutarsız görüşler ortaya atan bir sapıktır. O, önce kendisinin İmam-ı Muntazar* (beklenen imam)'a, açılan bir "Bâb" (kapı) olduğunu iddia etti. Sonra bizzat imamın kendisi olduğunu söyleyip, daha sonra peygamberlik taslamaya başladı. Sonunda da kendisine ilâhî ruhun hulûl ettiğini söyleyerek tanrılık iddiasında bulundu. İmam-ı Muntazar'a açılan kapı anlamında gelen "Bâb" kelimesinden adını alan Bâbîlerin inançları şöyle özetlenebilir:

 

Mirza Ali Muhammed'in bütün geçmiş peygamberlerin gerçek temsilcisi olduğuna inanmak,(inançlarına göre Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm, Bâbilik'te birleşir. Bu üç din arasında herhangi bir ayrılık yoktur); Allah'ın Mirza Ali'ye hulûl ettiğine inanmak, Ahirete inanmak, Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanmak.

 

Mirza, ebced* harflerini zikretmiş ve bunlar için belirlediği sayılardan tuhaf anlamlar çıkartmıştır (Muhammed Ebu Zehra, İslâm da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, Çev E. Ruhi Fığlalı-Osman Keskioğlu, İstanbul 1970, 286-287). Bâbîliğe göre "ondokuz" sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre bir yıl ondokuz aya, aylar ondokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl 19x19=361 gündür.

 

Böylelikle Bâbiliğin İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve yeni bir din olduğu görülmektedir. Bu batıl din, İslâm, hristiyanlık, yahudilik, mecûsilik ve putperestliğin karışımından oluşturulan ve İslâmî prensipleri yıkmayı hedef alan siyasî bir yapıya sahiptir. Bu dinin kurucusu peygamberlik ve velâyet aracılığıyla kendisi için "Vasıta-i Kübra" yahut "Bâbûddin, Bâb" ünvanlarını kullanmıştır. Daha sonra kendisine "Nokta" veya "Hâlikü'l-hayr" adını verdi. Çünkü artık o, nebi değil, ilâhî özelliklere sahip olduğunu iddia ediyordu. Bâb'ın ilk telif ettiği kitap "er-Risâletü'l-Hidâye fi'l-Ferâizi'l-İslâmiye" adlı eseri idi. Bâbiye'ye mensup olanlar Karmatîler gibi etrafta fesat ve fitne çıkarmaya ve insanları dalâlete sürüklemeye kalkıştılar. Onlar savaşta ölenlerin kırk gün sonra dirileceğine inandıkları için çırılçıplak olarak düşman üzerine hücum ederlerdi.

 

Bâbiye peygamberlere iman eder. Ölüm "Lika-i Bâb" için bir yokluktan ibarettir. Öldükten sonra sevap ve ikab, lezzet, ızdırap ve elem vardır. Onlar öldükten sonra ruhlarının ikinci kez geri geldiklerine inanırlar. Yani onlarda tenasüh vardır. Ölümden sonra dirilme, Haşir ve Neşir, Bâb'ın tekrar dünyaya gelişi ve kıyamı ile tamamlanır. Onlara göre Kur'an'ın hükümleri mensuhtur.

 

AMELLE ILGILI GÖRÜŞLERINE GELINCE:

 

Kadınlar gerek miras ve gerekse diğer hususlarda erkeklere eşittirler. Bâbileri ondokuz kişilik bir kurul yönetir. Mallarının beşte birini yılda bir defa bu kurula vergi olarak verirler. Bütün cezalar kaldırılmıştır. Ancak nakdî ceza ve karı kocanın beraber yaşamasına engel olmak hariçtir. Evlenme onbir yaşından itibaren mecburidir. Boşanma iyi karşılanmaz. Dul kalan erkekler doksan, kadınlar doksanbeş gün içerisinde evlenmeye mecburdurlar. Onbir ilâ kırkiki yaş arasındaki kimseler her sene güneşin doğuşu ile batışı arasında bir ay (on dokuz gün) oruç tutmaya mecburdurlar. Oruç kırkiki yaşından sonra kalkar. İnsanlar muaf olur. Ramazan Bayramına "İyd-i Rıdvan" denir. Bu bayram "19" gündür. Biri kendisine, onsekizi müritlerine aittir. Muharremin birinci günü "İyd-i Mecit"tir; çünkü Bâb o gün doğmuştur. Bağlılarından biri iktidarı ele geçirirse Mekke ve Beyt-i Mukaddes yani Kabe gibi bütün kutsal yerleri, peygamberlerin ve evliyanın mezarlarını tahrip etmekle yükümlüdür. Şarap içmek haramdır. Tütün içmek haram ise de Bâbiler bunu sonradan caiz görmüşlerdir. İslâm'ın açık bir emri olan tesettür gereksizdir. Nikâh akd olunurken veli, vekil, şahit gerekli değildir. Sadece eşlerin kabulü yeterlidir. Zekât ve sadaka "Bâbî" olana verilir.

 

Seyahat tavsiye olunmaz. Hacılar ve tacirlerin dışındakilere deniz seyahati yasaktır. Cenaze namazı hariç cemaatle namaz kılınmaz. Fakat camilerde vaz dinlemek tavsiye olunur. Sarhoşluk veren içkiler yasaktır. Her ondokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa ondokuz kişiyi davet etmek lâzımdır. Dilencilik yasaktır. Mirasın özel bir paylaştırma usûlü vardır.

 

Bâbiye fırkası, Asl-ı Bâbiye, Kurretiyye, Ezeliyye ve Bahâiyye* olmak üzere dört kısma ayrılır. Asl-ı Bâbiye; ancak Bâb'a bağlı olup el-Beyân adlı eseri ile amel edenlerdir. Bâb'dan sonra yazılan eserlere asla itibar etmezler.

 

Kurretiyye; Bâb'ın müritlerinden "Zerrin Tâç" adında güzelliği ile şöhret bulmuş bir kadına tâbi' olan gruptur. İran müctehidlerinden birinin kızı olan Zerrin Taç ilk zamanlarda arşa "Kalb-i Nebi", Cebrâil'e "Akl-ı Nebi" diyen Rüştiyye reisi Kâzımü'l-Hüseynî'ye bağlı idi. Seyyît Kâzım Reştî'nin vefatından sonra Bâb'ı imam edindi. Gâib olan Bâb'a iman etti. Bâb ile mektuplaşmaya başlayınca, Bâb kendisine Kurretü'l-Ayn dediğinden, Zerrin Taç, "Kurretü'l-Ayn" lâkabını aldı. Kurretü'l-Ayn kadınlardan tesettürü kaldırdı. Mükellefiyet ve farzları tamamen gereksiz gördü. Bir kadının dokuz erkek ile evlenmesinin caiz olduğu gibi bazı hükümler koydu. İslâm şerîatının mensuh, Bâb şerîatının hak olduğunu iddia edecek kadar küstahlığa kalkıştı. Kurretü'l-Ayn öldürüldükten sonra Kurretiyenin çoğu katlolunmuş, ancak pek azı kendilerinin İsna aşeriyye'den olduklarını ilân etmekle kurtulmuştu.

 

Ezeliyye; Bâb'ın talebelerinden Mirza Yahya'ya bağlı olanlardır. Bunlar müslüman olarak görünürler. Zâhirde bütün farzları yerine getirirler. Takiyye yaparlar. Bahâileri tekfir ederler. Mirza Yahya, Bâb tarafından Suph-i Ezel lâkabını almıştır. Bundan dolayı bağlılarına "Ezeliyye" denilmiştir.

 

Bahâiyye veya Bahâilik'e gelince: Mirza Ali Baha, oğlu Abbas'ın gayretiyle halkı Edirne'de kendi adına davet ettiği için Suph-i Ezel ile arası açılmış idi. Suph-i Ezel Kıbrıs'a sürgün olunduğu sırada o da Akka'ya sürüldü. Bunun adamları yetmişüç kişi idi. Baha, Akka'da Bâb'ın halifeliğinden Mehdiliğe, velâyet-i mutlaka'ya, nübüvvet-i amme'ye ve hassa'ya, hatta ilâhiyete kadar çıktı. "el-Eykan" adlı bir eseri vardır. İran'da Rusya'da, Suriye'de, Mısır'da, Hint'te, Amerika'da pek çok Bahâiler vardır. Bahâiler indinde Bâb, Mehdî, Bahâ, Mesihtir. Daha sonra Bahâ ilâh olmuştur. Bâb'ın vahyi olduğu gibi, Bahâ'nın da levhalardan ibaret vahyi vardır.

 

Bâb ve Bahâ mucize göstermekten aciz olduklarından peygamberlerin mucizelerini inkâr ederler. Bahâiyenin de Bâbiye gibi dini hükümleri vardır. Akdes adlı kitap bu hükümleri ihtiva eder. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere dokuz rekat namaz kılarlar. Kıble Akkâ'dır. Cenaze namazı altı tekbirdir. Cenazeden başka cemaatle namaz kılınması gereksizdir. Nevruz bayram günüdür. Hac, Akkâ'da gömülü olan Bahâ'yı ziyarettir.

 

Bu duruma göre Bâbîlik ve ondan türemiş olan bütün kolları bazı İslâmî ıstılahları kullanmalarına rağmen, İslâm ile ilgisi olmayan ayrı ve uydurulmuş bir din görüntüsü taşımaktadır.

 

Bu mezhep bugün İran'dan başka Amerika, Afrika ve Avrupa'da taraftar bulmuştur.Anlaşılacağı üzere bu mezhep islam dinini tahrif amacını güden sapık fırkalardandır.

 

EBU DAVED

 

 

BAHAİLİK-BAHAİYYE MEZHEBİ



 


T emel olarak rafizi Şia inancına sahip olan iranlı Bahâullah Mirza Hüseyin Ali Nuri (1817-1892)'nin kurduğu batıl bir mezheptir.

 

Bâb lâkabıyla tanınan Mirza Ali Muhammed 1844 yılı Mayıs ayında insanlığa yeni bir haber getirdiğini bildirip, Bâbilik mezhebini kurdu. Devlet güçlerine başkaldırmaları sonucu Bâbilerin birçokları öldürüldü. Bâb Mirza Ali Muhammed 1850 yılının Temmuz ayında irtidat suçuyla Tebriz'de kurşuna dizildi.

 

Bâb'ın yakınlarından olduğunu ileri süren Mirza Hüseyin Ali, Bâb tarafından haber verilen ve zuhur edeceği bildirilen kişinin kendisi olduğunu açıklayıp, bu mezhebi Bahâilik adıyla yeniden faaliyete geçirdi.

 

Bâbilerin İran şahı Nasirûddin'e karşı giriştikleri bir suikast teşebbüsünden sonra Mirza Hüseyin Ali İran'da tutunamayınca, Osmanlılar'a sığındı. Bir müddet Edirne'de ikamet etti. Burada sapık inançlarını yaymaya çalışınca Akka'ya sürgün edildi.

 

Bahâullah, davet ettiği dinin yeni bir din olduğunu, Allah'ın kendisine hulûl ettiğini ve her şeyi kendisine vahyettiğini iddia ediyordu. Bu inanç ve mezhebini "el-Kitâbü'l-Akdes" adını taşıyan eserinde topladı. Kendisinin gaybı bildiğini söyler ve vuku bulacak bir takım haberler verirdi. Ölümünden sonra büyük oğlu Abbas, Mısır, Avrupa ve Amerika'yı dolaşarak gezdiği yerlerde Bahâîliği yaymağa çalıştı.

 

Bahâîlik üzerinde Babîliğin, Bâtınîliğin, Hurûfîliğin ve Hristiyanlığın açık etkileri görülmektedir. Bahâîliğin temel ilkesi genel bir dilin konuşulması ve genel bir yazının kullanılmasıdır. Din birliği esas olup dünya tek vatan, insanlar da bu vatanın vatandaşıdır. Vahiy süreklidir. Kimseye kötülük yapmamak, mütevâzi olmak şarttır. Dünya barışının sağlanması zorunludur. Haksızlığı önlemek için haksızlık yapana karşı bütün insanların birleşmesi gerekmektedir. Kadınların hak ve hukukunu gözetmek esastır.

 

Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere malının 19/1'ini vergi olarak cemaate öder. İki kadından fazlasıyla evlenmek yasaktır. Boşanma asla caiz değildir. Ancak eşlerden biri kadınlık veya erkeklik görevini yapamıyorsa o zaman boşanmak mümkündür. İddet beklemek gibi bir şart söz konusu değildir. Boşanan bir kadın hemen ertesi gün evlenebilir. Cenaze namazları dışında cemaatle namaz kılmak yoktur. İbadet için müslümanlar gibi abdest alırlar.

 

Ayrıca cünüplük için de yıkanırlar. İbadet için kıbleleri Hayfa şehridir. Günde üç defa ibadet edilir. Yılda ondokuz gün oruç tutarlar. Bu oruçları İslâm'da olduğu gibi değil, sadece bir perhizden ibarettir. Hac ibadetine benzer ve yalnız erkeklere farz olan bir ibadetleri olup adına hacc diyorlar. Bu hacc ibadetlerini de Bahâullah'ın Akka'daki mezarını ziyaretle yaparlar. Ayrıca bunun belli bir zamanı yoktur. Herkesin istediği zamanda bu ziyaretini yapması mümkündür. Bu dinlerinde haram ve helâl işleri kimse tarafından belirlenmiş değildir. Herkes kendi istek ve mantığına göre yaşantısını düzenleme hakkına sahiptir.

 

Bahâî takvimine göre bir yılda ondokuz ay vardır. Her ay ondokuz gündür. Normal yılların hesaplanması 19x19+4 şeklinde, artık yılların hesaplanması 19x19+5 şeklindedir. Ondokuz günde bir kez ziyafet toplantıları yapılır.

 

İngiltere, Almanya, İsviçre, Türkistan ve Amerika'da Bahâîlik'le ilgili yayınlar yapılmaktadır. Amerika'da iki yılda bir "Bahâî World" (Bahâî Dünyası) adıyla yayınlanan bir yıllıkları vardır.

 

Avrupa, Amerika, Avustralya ve Asya'nın çeşitli ülkelerinde Rûhânî Mahfil adı verilen ve dokuz kişilik bir kuruldan oluşan Bahâî dernekleri ve toplantı merkezleri ile Washington da büyük bir mâbedleri vardır. Bahâilik, İslâm ülkelerindeki dirilişi, canlanışı önleme amacını taşımaktadır. Emperyalist Batı rejimlerinin ilgi ve desteği de

 

ŞİA MEZHEBİ VE KOLLARI


 

 

Ehl-i Bid'at fırkalar ve mezhebler hakkında derli toplu sistematik bir bilgi şeması oluşturmak oldukça zordur  Konu üzerinde hassasiyet gösterilerek incelenmesi ve araştırılması lazımdır  Başlı başına bir alandır  Zira İmamiye dediğimiz mezheb, Hz Ali (ra)'nin birinci halife, oğlu Hasan ve Hüseyin (ra)'nin Hz Ali (ra)'den sonra sırasıyla, hilafete gelmesi icabeden vekilleri oldukları hususunda da ittifak etmişler  Ancak bunlardan sonra gelecek halifeler hakkında ihtilafa düşmüşlerdir  Hatta bu hususta yetmişten fazla (70) fırkaya ayrıldıkları söylenilmektedir  Bunlar yalnız İmamiye mezhebindeki fırkalardır  İmam-ı Kurtubi ise şöyle diyor: "Ümmet-i Muhammed (sav)'in içerisinde Fırka-i Naciye'nin dışındaki yetmiş iki (72) fırka şöyle meydana gelmiştir: Bunlar önce kendi aralarında altı büyük fırkaya ayrıldılar  Bu altı fırkada kendi aralarında oniki fırkaya ayrıldı " 307--

 

Şia'nın kendi içinde yirmi kola (20) ayrıldığı muteber kaynaklarda kayıtlı olduğu yazılıdır  Tüm bu fırkalar üç başlık altında toplanabilir :

 

1- Tafdiliyye

 

2- Sebbiyye

 

3- Gulat-ı Şia  

 

Bu gün çevremizdeki Müslüman gençlerde görülen itikadi sorunlar gittikçe büyük boyutlara varmaktadır  Bir kısmı Ehl-i sünnetim diyor, Mutezilenin görüşlerini, Mürcienin görüşlerini, Haricilerin görüşlerini savunuyor  Bir kısmı Ehl-i sünnetim diyor şia'nın görüşlerini savunuyor  Hepsinden karışık Telfik macun! Bu çıkmaz itimatsızlığı güvensizliği de beraberinde getirmektedir  Tabi bunların hepsi tevhidi anlayış çerçevesinde gelişmekte, Kur'an'a yönelme adına yapılmaktadır! Hatta bazı alimlerimiz bu tür düşünce akımlarının Vehhabilik kültüründen kaynaklandığını açıklamaktadırlar  Gençlik büyük bir buhran içindedir  Henüz kendilerine bir kimlik bulamamış kardeşlerimiz vardır  "Ehl-i sünnetin de fıkıh kitaplarında çok hataları vardır, Şia'nın da birçok hatası vardır" diyerek kendilerinin hangi itikadda olduklarını akıllarına dahi getirememektedirler  Bu buhran sistemin verdiği çarpık ve sakat bir din anlayışından kaynaklanan bir buhrandır  Şia'nın bir konudaki çarpık bir görüşünü savunan kardeşlerden birine soralım; "Şia'nın hangi koluna bağlısınız, veya hangi kolunun görüşünü savunuyorsunuz" izah etmesi mümkün değildir? Ehl-i sünnetin pratikteki dört mezhebine tahammül edemeyen bu şaşkınlar, "Mezhebler Tarihi" isimli kitaplara bir baksalar da yalnız, Şia'nın kollarını bir saysalar ve tasnifine çalışsalar  İşte ancak o zaman ayaklarını nereye bastıklarını anlayabilirler 

 

Yine bazı eserlerde Şia'nın dörde ayrıldığı, bazı eserlerde de altıya ayrıldığı görülmektedir 

 

1- Sebeiyye :

 

2- Keysaniyye : Bu fırkada kendi içinde beşe ayrılmıştır 

 

3- Zeydiyye : Bu fırkada kendi içinde dörde (4) ayrılmıştır 

 

4- Rafızıyye :

 

5- İmamiyye : Kendi içinde on beşe (15) ayrılmıştır 

 

6- Gurabiyye

 

Bazı eserlerde ise Şia'nın Rafıza başlığı altında dörde (4) ayrıldıklarını yazar 

 

Burada konumuz İmamiyye olduğu için Şia'nın diğer fırkalarına ve görüşlerine temas etmeyip yalnız İmamiyyenin bazı görüşlerini aktarmaya çalışacağız 

 

Bazı eserlerde Rafıza başlığı altında İmamiyye işlenmektedir  Bazı eserlerde ise İmamiyye müstakil bir mezbeb olarak işlenmektedir 

 

Şimdi İmamiyyenin İSNA-AŞERÎYYE Fırkasına geçebiliriz  İmamiyye Şiasının en meşhur fırkalarından biri İsna-Aşeriyye'dir  Bunlara Îsna-Âşeriyye denilmesi, Beklenen imamın, İmamlar zinciri içinde on ikincisi olan Muhammed b  Hasan el-Askeri'den dolayıdır 

 

Özetle diğer şia fırkalarından farklı görüşleri:

 

1-Hz  Peygamber kendisinden sonra Muhammed b  Hasan el-Askeri'nin İmam olacağını kesinlikle bildirmiştir

 

2-Hasan el-Askeri Serdap'ta babasının evinde ve annesinin gözü önün de gizlenmiş ve halende gizlenmeğe devam etmektedir 

 

3-Sahabe Hz  Peygamberden sonra (sav) İslâm'ı terketmiştir  Çünkü Ebu Bekir (ra)'e biatle Hz Ali (ra)'ye zulmetmişlerdir

 

4-Sahabe Kur'an-ı Kerim'de bir çok sureyi, özellikle "Îsna-Aşeriy-ye" denilen " Sûretül-Vilaye"yi gizlemiştir  Onlar küfürle suçladıkları İsmailiyye fırkasından uzak değildirler 

 

5-İnsanların en fazla buğz edilmesi gerekeni, Hz Peygamber (sav)'den sonra bu ümmetten en hayırlısı olan Hz Ebu Bekir, Hz  Ömer, Hz  Osman (ra) 'dır 

 

6- Bunlar Batıniyye'de olduğu gibi gizli ve açık şeylerin bulunduğuna da inanırlar  Bu gün İran'da halen bu mezheb geçerlidir "

 

Okuyucuların yukarıda da göreceği gibi Şia fırkalarının sayısını kesin olarak sınırlamak oldukça zordur  Zira bir defa hangi başlıklar altında toparlayacağınız açıkça belli değildir  Şia-İmamiyye'nin Kolları başka bir eserde şöyle sıralanmıştır: "İmamiyye mezhebi mensupları Zeydiyye'ye ve Şia'nın taşkınlarına (Gulat-ı Şia'ya) muhalefet etmişlerdir  (Gulat-ı Şia, Şia'nın kafir dediği fırkadır )

 

İmamiyye mezhebi on beş (15) fırkaya ayrılmıştır 

 

Bunlar:

 

1-Kamiliyye

2-Muhammediyye

 

3-Bakiriyye

4-Navusiyye

 

5-Sumeytiyye

 6-Ammariyye

 

7-İsmailiyye

8-Mubarekiyye

 

9-Museviyye

10-Ka'iyye

 

11-Îsna-Aşeriyye ( On iki imamcılar)

12-Hişamiyye

 

13-Zurariyye

14-Yunusiyye

 

15-Şeytaniyye

 

 

 

Bu bilgiler akaid ulemasından Abdulkahir el-Bağdadi'nin (rha) İmamiyye hakkında verdiği bilgilerdir " 310-- Dikkat ederseniz bu fırkalar yalnız İmamiye Mezhebine bağlı olan fırkalardır  Bu fırkaların isimleri hususiyle bağlandıkları imamın ismiyle isimlendirilmişlerdir  Bugün İran'da ki resmi mezhep on birinci sırada yer alan İsna-aşeriyye fırkasıdır  Yani Caferiyye mezhebidir

 

 

•          Tafdiliyye

 

Sebbiyye

 

Gulat-ı Şia 

 

•          Sebeiyye :

 

Keysaniyye : Bu "ırkada kendi içinde beşe ayrılmıştır 

 

Zeydiyye : Bu fırkada kendi içinde dörde (4) ayrılmıştır 

 

Rafızıyye :

 

 

•          İmamiyye : Kendi içinde on beşe (15) ayrılmıştır 

 

Gurabiyye

 

Kamiliyye

•          Muhammediyye

Bakiriyye

•          Navusiyye

Sumeytiyye

•          Ammariyye

İsmailiyye

•          Mubarekiyye

Museviyye

•          Ka'iyye

Îsna-Aşeriyye ( On iki imamlar)

•          Hişamiyye

Zurariyye

•          Yunusiyye

Şeytaniyye

 

•          İmamiyye

•          Caferiyye

 

 

  

 

9 Nisan 2013 Salı

EHLİ SÜNNET VE ŞİA ARASINDAKİ ANA FARKLAR






 
 


 Peygamberimiz'in (sav) bir ömür süren davet ve gayretlerinin Ehl-i sünnetler ile Şî'a arasında tecellî eden iki zıt sonucu ve şekli., dâvetini bütün insanlığa yönelten ilâhî bir dinin dört özelliği ve şartını tesbitle işe başlamak istiyoruz.

 
1. Ümmetin sonradan gelecek olan nesillerine örnek olacak onlara dini dosdoğru öğretecek  bir nesil (örnek nesil) yetiştirmek.


2. Böyle bir dinin Peygamberinin (sav), filozof, imparator, devlet kurucusu gibi şahıslardan farklı olması; aile, hayatı, ahlâkı ve refah seviyesi bakımından farklı ve örnek vasıflar taşıması.


3. Böyle bir dinin kitabının Allah tarafından korunması, bozulmaması, değişmemesi ve mükellefler tarafından anlaşılması için gereken hassasiyetin gösterilmesi.


4. Günahtan ve yanılmadan berî (uzak) olmak, gerektiğinde dinî hüküm koymak ve insanları irşad etmek vasıflarının dinin Peygamberine ait bulunması ve bu konularda Ona, başkasının ortak olmaması.


Bu özellik ve şartları alimler ve tarihçiler tarafından deliller ve tarihî örneklerle açıklanıp  isbat edilmiştir.

Bu maddeleri  Ehl-i sünnet ve Şîî anlayışlarına göre değerlendirelim ve hangi anlayışa (mezhebe) göre İslâm'da bu şartların gerçekleştiğini araştıralım:


1. Ehl-i sünnete göre hz. peygamber (sav) ashâbını örnek bir nesil olarak yetiştirmiştir;Sahâbe İslâm ümmetinin en faziletli kesimini teşkil etmektedir, Allah nezdinde onlardan daha üstün iman, ihlas ve fedâkârlık derecesinde bir nesil yoktur.
Şîîlere göre birkaç sahâbî dışında (bunlar:Eba Zwe,Mikdat b.Esved,Selman-ı Farisi’dir) bütün ashâb Münafık,hâin, zâlim, menfâat ve saltanat düşkünüdür, sahâbe örnek bir nesil değildir.

2. Ehl-i Sünnete göre Hz. Peygamber (sav) âilesine ve çocuklarına, ashâbın refah seviyesinin altında bir hayat yaşatmış, onlara malını miras bırakmamış, zekâttan pay almalarını yasaklamış ve yakınlarından hiçbir kimseyi kendisinden sonra devlet başkanlığına (imamlık ve halifeliğe) aday göstermemiş, böylece soya dayalı saltanatı engellemiştir...
Şîîlere göre Hz. Peygamber (sav) yerine geçecek şahsı, yakınları içinden seçerek (damadı ve amca oğlu Hz. Ali'yi) belirlemiş, ondan sonra da devlet ve toplumun başına daima kendi ailesinden gelecek şahısların geçmesini istemiştir.


3. Ehl-i sünnete göre Kur'ân-ı Kerîm Allah tarafından vâdolunduğu gibi korunmuştur, Allah'tan Peygamber'e (sav) nasıl gelmiş ise bugüne kadar da aynı şekilde kalmış, okunmuş ve ezberlenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'in zahir manasını ve mefhumunu(sünnette ona yüklenen mana),tefsirini anlamak hiçbir kimsenin tekelinde değildir, gerekli öğrenimi yapan ve kabiliyeti olan her kişi Kur'ân'ı,zahiri ve mefhumu ile  anlar, Vve anlamak imkânına sahiptir.


Şîîlere göre Kur'ân-ı Kerîm olduğu gibi muhâfaza edilmemiştir, bazı âyetler (velayet suresi,Fatıma levhası),sahâbe tarafından çıkarılmış ve unuttuturulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'in iç mânâsını (bâtınî mânâyı) yalnızca masum imamlar anlayabilir. Diyerek üstün dini bir sınıf teşekkül ettirmişlerdir.


4. Ehl-i sünnete göre Hz. Peygamber (sav) masumdur, günah ve hatadan korunmuştur. O'nun (sav) sünneti bir delildir, kaynaktır, Allah'ın kendisine verdiği selâhiyete dayanarak (bir nevi vahiy olan vahy-i gayri metluv ile) Kur'ân'ı açıklar ve boşlukları dolduran hükümler koyar. Bu konularda ümmet içinde hiçbir şahıs O'na (sav) denk değildir, bu vasıflar yalnızca O'na (sav) mahsustur.
Şîîlere (bu maddelerde Şîîlerden maksat öncelikle oniki imamcı Şîîlerdir) göre imamlar da masumdur, günah işlemez, hata etmezler, Peygamber (sav) gibi onlar da dinî hüküm ve kâide koyarlar.
Yukarıda özetlenen mukayeseyi yaptıktan sonra bütün insanlığa hitap eden bir dinin taşıması gereken özellikleri İslâm'ın, Ehl-i sünnet ve Şîî anlayışlardan hangisinin temsil ettiği husûsunun takdirini okuyucuya bıraıyoruz

"Gözlem ve deneyimlerimiz bize iki husûsun iyi değerlendirilmesi gerektiğini öğretmiştir:

1. İSLÂM'DA İNANÇ MESELESİNİN ÖNEMİ VE BUNU GÖZDEN UZAK TUTMANIN TEHLİKELERİ:
a) Bugün bazı çevreler, birşeyi övme veya yerme, tenkit etme veya takdir etme husûsunda ölçü olarak Allah'ın Kitab'ını, Resûlü'nün (sav) sünnetini, büyük geçmişlerin yolunu, inanç ve menhecin sağlam olmasını artık terketmişlerdir; onlara göre bir kimsenin lider ve örnek olması, sevilmesi, tutulması için İslâm adına bir monarşik idare kurması, kuvvet kullanarak zafer elde etmesi, yahut batılı bir askerî güce meydan okuması ve karşı durması yeterli olmaktadır.
b) Yeni aydın neslimizde inanç (akide) önemini tehlikeli bir biçim ve ölçüde kaybetmeye yüz tutmuştur, bu da huzursuzluk ve ızdıraba sebep olmaktadır. Zira inanç, peygamberlerin dâvetleri, cihadlarının hedef ve âmilleri ile,bundan gayri başkalarının dâvet ve maksatlarını birbirinden ayıran çizgidir. O iman ki peygamberler ve onların izinden gidenler, hiçbir şey karşılığında onu pazarlık ve anlaşma konusu yapmamışlardır. Onlara göre kabul veya reddetmenin, beğenmek veya beğenmemenin, birleştirme veya ayırma şartlarının ölçüsü inançtır. Müslümanların zayıflığına rağmen bu din, asıl şekli ile varlığını sürdürebilmesini inanç konusunda istikamet, sağlam sarılma, yan çıkma ve kıskançlıkla koruma şeklinde görülen davranışlara borçludur. Çünkü dinin dâvetçi ve taşıyıcıları bu konuda (inanç sahasında) hiçbir güce, yahut baskıya, yahut da imparatorluğa boyun eğmemişlerdir. İslâm ve müslümanların dünyada elde edecekleri bir fayda, yahut kurtulacakları bir zarar karşılığında hatalı bir inanç veya dâvayı kabul etmek, ona ayak uydurmak bir yana böyle bir şey karşısında susmaya bile rıza göstermemişlerdir. Ahmed b. Hanbel'in (v. 241/855) devrinin iki büyük başkanı, hatta o çağın en büyük iki devlet başkanı Me'mun ve Mu'tasım karşısında, Kur'ân'ın yaratılmış olması inancını reddettiği için yediği kırbaçlar ve çektiği zindan cezalarına mukavemeti ve bütün bunlara rağmen dimdik ayakta durması, iman ve inanç konusunda doğru yolu tutmanın, gerekli direnme ve gayreti göstermenin parlak bir örneğidir. Şeyhul İslam İbn Teymiye’nin siyasal iktidarı arkasına alan bid’atçi fırkalar ve sufilerce uğratıldığı zulum ve hapishane hayatı karşısındaki eşsiz mukavemeti yalnızca iki örnektir; yoksa İslâm tarihi "zulme sapmış sultan karşısında gerçeği dile getirme", "Yaratıcıya isyan olan yerde yaratılana itâat edilmez" hadîsini uygulama konusunda sayısız örneklerle dolup taşmaktadır. Bu "zulme sapmış sultan" kimi zaman bir hükümdardır, kimi zaman kamuoyudur, kimi zaman yaygın bir şöhrettir, bazen aldatıcı zaferler ve gürültülü dâvalardır; tarih ve tecrübe bu sonuncuların, süreklilik bakımından daha çetin olduğunu göstermektedir.
"Gerçek şudur ki, İslâm'ın esasları (nizamı) ve sağlam inanç prensipleri, hiçbir zaman yatağı değişmeyen ve suyu kurumayan iki nehir gibidir. Siyâsî güçler, gelip geçen devrimler, başlayıp biten hükûmetler, dâvalar, hareketler ise oluşup dağılan dalgalar gibidir. Nehir doğru yönünde aktığı, su da berrak ve akıcı olduğu müddetçe bir tehlike yoktur. Fakat imanda bozulma başlayınca bu, nehrin yönünün değişmesi, berrak suyuna çamurlu suyun karışması demektir. Bu sebeple ortada bozuk bir inanç, sapma ve doğru yoldan çıkma mevcut oldukça herhangi bir dâvet, hareket, gelişme, ilerleme, toplumun kısmî ıslâhı, ıslâhât vâdi ve iddiâsını benimsemek, bunlara aldanıp boyun eğmek caiz değildir. Arkasında milletin bekâsı ve dinin varlığının korunması yatan gerçek budur; her asrın âlimlerini ve din koruyuclarını sarsan, harekete geçiren, bazen tehlikeli sonuçlar doğurmasına rağmen onları sorumluluklarını yerine getirmeye iten gerçek budur. Şu hadîs-i şerîf de aynı gerçeği dile getirmektedir: "Bu ilmi her neslin faziletli kesimi taşıyacak, onu, aşırı gidenlerin bozmasından, yanlış yolda olanların saptırmasından ve cahillerin yorumlamasından koruyacaklardır."



2. SİHİR (KARİZMA) VE TESİRİN SİYASÎ VE PSİKOLOJİK ETKENLERİ:


Yakın tarihte Arap milliyetçilerinin Cemal Abdunnâsır'a, başka milletlerin benzerlerine gösterdikleri sevgi, takdir ve bağlılığı müslüman gençliğin bir kesimi Humeynî'ye göstermişlerdir. Bunun siyasî ve psikolojik etkenleri vardır:
a) Humeynî, Şâh Rızâ Pehlevî imparatorluğuna karşı parlak bir zafer elde etmiştir.
b) Özellikle İranlı toplumda önemli bir devrim olayı meydana gelmiştir.
c) Bugün dünyanın en büyük askerî gücünü temsil eden ABD, bazı teşebbüslerinde başarısızlığa uğramıştır.
d) İslâm dünyasında gençlik, bu ülkelere hâkim olan ahlâkî ve dinî gerileme, (ve onların sembolü haline gelen) acınacak haller ve zaaf noktaları yüzünden bunalıma düşmüş iken İran gençliği -yaygın rivâyetlere göre- ortaya kahramanlık ve fedâîlik örnekleri koymuştur.
e) Gençlik kesimi, İslâm adına ortaya konan kahramanlık, atılganlık ve cesarete karşı daima takdir ve sempati duymuşlardır.

2012 yılına gelindiğinde ise Suriye iç savaşında Müslüman kıyımı yapan Beşşar Esad’ın en büyük destekçisi İrandır.Böylece Allah bir musibetle onları maskelerini düşürmüştür.

 
Hâlen İslâm dünyasında açıkça Sünnet'i inkâr eden, Peygamber'in hadîslerini alaya alan, toptan ve detaylı olarak batı medeniyetini benimsemeye çağıran, felsefe ve vahiy inkarcılığını kendilerine meslek edinmiş bazı lider.idareci ve din adamı kisvesine bürünmüş kimseler, bazı çevrelerin aşırı takdir ve bağlılıklarına mazhar olmaktadırlar. Fakat Humeynî hareketi aynı zamanda dinî bir renk taşıdığı için, onlara nisbetle Humeynî, daha büyük bir takdir ve beğeniye mazhar olmuştur. Bu takdir ve bağlılık o dereceye varmıştır ki bağlıların yanında inanç konusu (Şîîler ile Ehl-i sünnet arasında inanç konusundaki farklar) ortaya atıldığı ve ümmetin üzerinde birleştiği bazı ölçü ve prensiplere işaret edildiği zaman onlar dinleme sabrı gösterememekte, dengelerini kaybetmekte, hiddet, nefret ve kinlerini sergileyerek olmayacak seviyelere düşmektedirler. Bu durum, İslâm'ın rûhu ve dinin geleceği bakımından insanı büyük bir üzüntü ve endişe içine düşürmektedir. Allah islamın ve Müslümanların yar ve yardımcısı olsun. EBU DAVED

7 Nisan 2013 Pazar

VEHHABİLİK NEDİR

VEHHABİLİK

Es-Seyhu'n-Necdî lakabiyla bilinen Muhammed bin Abdulvehhab'ın (D. 1703 Uyeyne - Ö.1787 Deriye, Riyad) düsünceleri çevresinde olusan dinî, siyasî hareket. Harekete Vehhabilik adi karsıtlarınca yakıstırıldı. Hareket içinde yer alanlar, kendilerine Muvahhidun (tevhidçiler) derler ve Hanbelî mezhebini İbn Teymiye yorumuna uygun biçimde sürdürdüklerini söylerler. Vehhabilik bir inanç hareketi olarak baslamakla birlikte, kısa zamanda siyasî bir nitelik kazandı. Arap yarımadasında etkinlik kurarak devlet durumuna geldi. Günümüzde, Suudi Arabistan'ın resmî mezhebi durumundadır. Muhammed İbn Abdulvehhab'ın düsünceleri, Deriye Emiri olan Muhammed bin Suud ile tanısmasıyla (1744) siyasi bir hareket niteligi kazandi. İbn Abdulvehhab, Deriye'de düsüncelerini Emir Muhammed'in gücü ile yayarken, Emir Muhammed bu düsüncelerle Arabistan'a hakim olma imkânını kazanıyordu. Çünkü İbn Abdulvehhab, insanlaIin Şirk içinde bulunduğunu, bunların mal ve canlarının kendisine inanan kisilere helal olduğunu söylüyor, Emir Muhammed bu fetvanın getirdigi ganimet olgusuyla yandaslarını çogaltıyor, gücünü artırıyordu. İbn Abdulvehhab'ın ölümünden sonra hareketin siyasî niteliği daha da ağırlık kazandı. Muhammed bin Suud döneminde baslayan toprak kazanma faaliyetleri, ölümünden (1766) sonra oğlu Abdulaziz zamaninda da sürdürüldû.19. yüzyilin başlarina gelindiğinde (1811) Vehhabilik adına hareket eden Suud Emirliği Halep'ten Hind Okyanusuna, Basra Körfezi ve Irak sınırından Kızıl Deniz'e kadar yayılmış bulunuyordu. Vehhabilik hareketinin Osmanlılar için önemli bir sorun durumuna gelmesi üzerine II. Mahmud, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Pasa'yı sorunu çözmekle görevlendirdi. Mehmet Ali Pasa, oğlu Tosun komutasındaki orduyla Mekke, Medine ve Taif'i Vehhabilerin elinden kurtardi (1812-13). Daha sonra bizzat Emir Abdûlaziz'in üzerine yürüdü. Emir Abdulaziz'in ölümü (1814) üzerine Vehhabiler ağır bir yenilgiye uğradı. Nihayet Mehmet Ali Pasa'nın kumandanı ibrahim paşa, Abdulaziz'in yerine geçen oglu Abdullah ve çocuklarını esir ederek Istanbul'a gönderdi. Bunlarin Istanbul'da asılarak öldürülmeleri (17.12.1819) ile Vehhabilik hareketinin ilk dönemi kapandı. Savaş sırasında kaçarak kurtulmayı basaran Suud hanedanindan Türki bin Abdullah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete giriserek 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayı basardı. Daha sonralari bir takım çekismeler olmuşsa da Suud hanedanından Abdulaziz bin Suud, Vehhabi devletini yeniden kurdu (1901). Hindistan Ingiliz yönetiminin de desteğini sağlayan Abdulaziz bin Suud 26 Aralik 1916 tarihli anlasma ile Ingilizlerce Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı diger bölgelerin hükümdarı olarak tanındı. Bu anlasmaya göre Abdulaziz, bu yerleri kendisinden sonra miras yoluyla çocuklarina bırakacak ve kendisinin seçtigi veliaht da Ingilizlere baglı kalacaktı. Osmanlıların yenik düsmesiyle sonuçlanan.1. Dünya Savası'nın arkasından Vehhabiler Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi de ele geçirdiler (1921-1926). Abdulaziz bin Suud, Necd ve Hicaz Kralı olarak kabul edildi (1926). 20 Mayıs 1927 tarihinde Ingiltere ile yapılan Cidde anlaşmasının arkasından da tam bağımsizlığını ilan etti. Böylece Abdulaziz bin Suud, Suudi Arabistan Kral ı olarak tüm Hicaz'i egemenliği altına aldı. Bu devlet, Suudi Arabistan Krallığı adıyla varlığını sürdürmektedir. Vehhabiliğin din anlayışı, Muhammed bin Abdulvehhab'ın üzerinde önemle durduğu tevhid (Allah'in birlenmesi) konusundaki yorumu çevresinde toplanır. İbn Abdulvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah'i bir tanımaktır. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe ilallâh) söylemek Allah'tan başka tapınılan şeyleri tanımadıkça bir anlam tasımaz. Allah kalble, dille ve davranıslarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olmasi durumunda kisi Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrilir. ilki, Allah'i isim ve sıfatlarında birlemek (tevhid-i esma ve sıfat), ikincisi Allah'i rablıkta birlemek (tevhid-i rububiyet), üçüncüsü de Allah'ı ilahlığında birlemektir (tevhid-i uluhiyet). Allah'ı bu üç biçimde birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnet'in dışında emir ve yasak tanımamak, Hz. Muhammed'in döneminde bulunmayan seyleri ve tevessülü terkederek Allah'i birlemek gerekir. Bu tevhide ameli tevhid denir. Herhangi bir hüküm koyucu tanımak, Allah'tan baskasından yardım dilemek, Peygamber için bile olsa, Allah dışındaki bir kişi ya da varlık adına yemin ve kurban kesmek, adakta bulunmak kisiyi küfre düsürür, can ve mal dokunulmazlığını ortadan kaldırır. Bu tevhid anlayışının getirdigi önemli sonuçlar vardır. Bunlardan birisi, Hz. Muhammed’den sefaat talebinde bulunulamayacağıdır. Sefaat, Allah'a özel bir haktır. Bu nedenle Hz. Muhammetd’den doğrudan şefaat talep etmek, onu Allah'a ortak tutmaktır. Nitekim müsrikler de Allah'I kabul ettikleri halde, melekleri, putları sefaatçi kabul ettikleri için müsrik olmuslardır. Sefaat inancı gibi yaygın olan tevessül inancı da sirktir. Tevessül inancı, daha çok mutasavvıflar arasında yaygındır. Bir takım şeyhlerin,ve veli telakki edilen kişilerin hem hayatlarında, hem de öldükten sonra tasarruf sahibi olduklarına inanılmakta, onların himmetleri dilenmekte ve aracı kılınmaktadırlar. Bu da açık bir şirktir. Çünkü Allah'ın yaratmada, yönetmede, tasarruf etmede, işleri düzenleme ve belirlemede ortağı yoktur. Vehhabiliğin en önemli özelliklerinden birisi de bid'atlar karşısındaki tutumudur. İbn Abdulvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te olmayan her sey bid'attir. Bir bid'at çIkaran mel'undur ve çıkardIığı sey reddedilmelidir. Bid'atların çoğu insanları şirke düsürmektedir. Bunlarin başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Mezarlarda yapılan ibadetler şirktir. Sevap umarak Hz. Muhammed'in kabrini ziyaret bile sirke neden olabilir. Şirke neden olmamaları için, mezar ziyaretleri, türbe yapımı kesin olarak yasaklanmalıdır. Ölülere niyaz, tevessül, falcılara, müneccimlere inanmak, Hz. Peygamber'in anısını yüceltmek, hırka-i serif, sakal-ı şerif ziyaretleri yapmak, Allah'tan başkasına ibadet etmek, şirk koşmatır. Mevlit toplantıları düzenlemek, bu toplantılarda mevlid okumak, rabite sünnetler ve Peygamberin bizzat kıldığı ve tavsiye buyurduğu isimli nafile namazlar dışında nafile namazlar icad edip kılmak yasaklanmalıdır.Bunlar Evvabin namazı,berat geesi namazı ve sınırsız sayıda nafile kılmak gibi ibadetlerdir. Göz değmemesi için nazar boncuğu takmak, muska takınmak, ağaç, taş vb. seyleri kutsal saymak, bir hastalık ya da beladan kurtulmak, güzel görünmek vb. için boncuk, ip, hamayi gibi seyler takınmak, sihir, büyü, yıldız falı gibi şeylere inanmak, iyi kişilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua etmek, onlardan yardım dilemek gibi seyler de tamamıyle şirke neden olan bid'atlardandır. Riya için namaz kılmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek çıkar sağlamak ta şirktir. Cami ve mescidlerin süslenmesi, terkedilmesi gereken bid'atlardir. Vehhabiliği oluşturan düsünceler, birçok çağdas Müslüman düsünürü etkilemis, onlara esin kaynağı olmuştur. Günümüz Arabistanındaise, önemli ölçüde degişime uğramıştır Suud ailesi için Krallığın resmî görüşü olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır.Suud islam anyışında ise selefi yaklaşım çok daha ön plana çıkmış durumdadır.Arabistandan dünyanın dört bir yanına dağılan selefi davetçiler sayesinde Selefi anlayış dünyada duyulmaya başlamıştır.Ancak bu yazımızın konusu değildir.Bu mesele selefilik adı altında inelenecektir.07-04-2013
EBU DAVED